MENÜ
PSİKOLOJİ VE FİZYOLOJİ BİRBİRİNDEN AYRI OLABİLİR Mİ?
900

Okul yıllarında beni en çok etkileyen ders neuroscience -nörobilim- nörofizyoloji dersi olmuştu. Boğaziçi’nde son sene Reşit hocadan alınır. Hoca gerçekten hocadır, beyaz saçlı beyaz sakallı. Şimdi yazarken aklıma geldi nerelerdedir acaba diye. 1998’den bahsediyorum. Beni en çok etkileyen ders olmasına rağmen DC ile zor geçmiştim. Ders ingilizceydi ve tamamen tıbbi terimlerle doluydu kitap ama çok şey öğretti... İnsan beyni, hormonlar, vücudun kendi iç dengesini oluşturma mekanizmaları vb. Hepsi de bilimsel temelleri olan açık ve net bilgilerdi. Reşit hoca tartışmalara bayılırdı. Çünkü bir amacı vardı; öğrencilerim aydınlansın, öğrensin ve bilimsel sorgulama becerileri körelmesin, aksine daha da gelişsin. Bıkmadan usanmadan sorularıma cevap verirdi. Gerçekten merakım olduğunu ve anlama, anlamlandırma çabamı hissetmişti. Şimdi kendisine gecikmiş teşekkürlerimi ve şükranlarımı sunuyorum.  

 

İnsan vücudunun bir dengesi var. Bu dengenin bilimsel adı "homeostasis" Vücudumuzda fiziksel ve psikolojik dengeler iç içe geçmiş durumda. Biri bozulduğunda diğeri devreye girip dengeyi sağlamaya çalışıyor. Bu denge sayesinde yaşamımız devam ediyor. Denge çok anormal bozulursa ve uzun süre böyle devam ederse yaşam bir noktada sona eriyor. Bu yazıyı yazma amacım ‘insanlar kendilerini farkında olsunlar’ çabamın bir ayağını tamamlamak... Örneklerle başlıyorum detay paylaşmaya: 

 

Yeni bebeği olan bir aile düşünün… Anne veya babada bir iç dünya sorgulaması varsa ve tam da bebeğin doğumuyla hayatları ile ilgili kararlar alma aşamalarındaysalar neler oluyor?  Bu kararlar iş değişikliği, kendi anne babalarına karşı sorumluluklarını netleştirmeye yönelik kararlar, ev alma veya başka bir maddi yatırıma girme kararı, hayatta mutlu olup olmadıklarına ve eş olarak bu ilişkideki rollerinin ne olduğuna yönelik kararlar olabilir. Bebeğin  sorumlulukları, gerçekten ona iyi bir anne veya baba olabilecek miyim endişeleri de işin içine girmiş olabilir. Birçoklarına tanıdık gelebilir bu durum.  Neler olabiliyor bir bakalım. Bebekte huzursuzluklar başlıyor, gaz sancıları, uyku bozuklukları, ağlama krizleri, karnı tok gazı yok ama susmuyor şeklinde tablolar... Bir bebeğin ya da çocuğun en büyük hedefi, kendisinin hayatta kalabileceğine dair inanma ihtiyacıdır. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisindeki en temel ihtiyaçlar, barınma, beslenme ve neslini devam ettirme ihtiyaçlarıdır. Anne ve babanın hisleri, özellikle de anneninkiler bebek daha bir embriyonken hatta daha da önce bebeğe geçmeye başlıyor. Dolayısıyla bebeklerden de çocuklardan da hiç bir duygumuzu gizleyebilme şansımız yok. Aksine gizleme ve ona yansıtmama çabasına girdikçe bebek veya çocuk daha yoğun bir kaygı içine giriyor.  "Annem veya babam iyi değil. Kendilerini düşünmesinler ki düşündüklerinde ben başıboş ve bakımsız kalabilirim. Hatta annem ve babam anlaşamazsa ayrılabilirler ama bana nasıl bakacaklar o zaman. Ben sorun çıkarırsam o zaman kendileriyle değil benimle uğraşmak zorunda kalırlar. Sorun çıkarmalıyım o zaman!" Bunların hiç biri bilinçli olmuyor elbette! Bu nokta önemli. Bebek veya çocuk bunu bilinçaltı mekanizmaları sayesinde yapıyor.  Dolayısıyla ne oluyor? Tamamen duygusal bir nedenle fiziksel bir semptom gösteriyor. Bu fiziksel sorunlar gerçektir ve doktorlar bunları rahatlıkla tedavi edebilir. Ancak asıl önemli olan semptomları ortadan kaldırmanın yanı sıra iç dünya ile ilgilenmek ve orayı çözmektir.  

 

Yaş büyüdükte gece korkuları, alt ıslatmalar, öfke kontrolsüzlükleri, öğrenmeye yönelik sorunlar, akademik dünya ile baş edememe, arkadaş ilişkilerinde sorunlar vs. Tüm bu sıkıntı gibi görünen durumların her birinin çözümü aslında aileye başka bir rahatlama getirir. Böylece çocuklar taşıyıcı olmuştur. Asıl sorun anne veya babanın durumundadır. Çift ve aile terapisi süreci bu noktada çok önemli hale gelir ve ehil ellerde çalışılıyorsa  yol alınır ve netleşilir. Zaman içinde semptomlar tamamen de ortadan kalabilir. 

 

Ergenlik ise bambaşka önemli bir dönemdir. Kişiliğini bulma çabası, "ben neyim, kimim, bu dünyada neden varım, amacım ne, gelecekte ne yapmalıyım, anneme mi benzeyeceğim babama mı, aaaaa arkadaşlar çok daha keyifli, onlarla daha iyiyim..." Bu sırada anne  ve baba da genellikle 40’lı yaşlarına ya geliyorlardır ya da geçmişlerdir. Onlarda da önemli bir dönem başlamıştır. "Hayatım nasıl geçti, ne yapıyorum ben, işim gerçekten istediğim iş mi, eşim gerçekten istediğim eş mi, annem ve babam yaşlanıyor, onlarla da ilgilenmem gerekecek, oğlum kızım büyüyor, yakında yuvadan da uçacak..." Tüm bu durumu hayal etmeye çalışın. O zaman ne oluyor, çatışma dönemi başlıyor. Ergen çatışır, onun görevi bu zaten. Çatışacak ki bir kimlik oluştursun ve benliğini oluşturabilsin. Anne ve baba eğer onun bu çatışmalarını kendi üstlerine fazlaca alınır ve oğlum kızım elden gidiyor gibi bir boyuta takılır kalırsa o zaman çatışmalar daha da ağırlaşır veya ergen hiç çatışmadan öfkesini içinde büyütür. Tam bu noktada sıkıntılar başlayabilir. Endişe veya kaygılar o derece baş edilmesi güç olabilir ki psikosomatik rahatsızlıklar başlayabilir. Bu rahatsızlıklar doğaldır ve fiziksel tedaviler gerektirebilir ama yine bebekte olduğu gibi, sadece semptoma müdahale yetersiz kalır. Bu sırada iç dünya da es geçilmemeli mutlaka psikolojik destek de alınmalıdır.  Ergen bir anlamda kendini kabul etmeye çalışırken anne babayı da kendisine getirir. Yani her olumsuz gibi gözüken durum aslında gerçekte çok önemli olumlu sonuçlar yaratabilir. Anlamayı, sorunları kabul etmeyi  ve mücadeleye devam etmeyi bilenlere...

 

Örneklerden de anlayabileceğiniz gibi, homeostasis- vücudumuzun denge mekanizması çok değerli. Yaşam koşuşturması sırasında mutlaka vücudun verdiği fizyolojik ve psikolojik sinyaller dikkate alınmalı. Bu da ancak küçük esler vererek yapılabilir. Kolay değil biliyorum,  ancak o molalar verilmediğinde mücadele gücü ciddi anlamda düşmekte ve aylar, yıllar içinde de, iyice zor çözülebilecek noktalara varabilmekte… 

 

Psikolog Reyhan Bozkurt

Çift ve Aile Terapisti